ABD'nin Çin'e yönelik ticaret politikaları, uzun soluklu bir ticaret savaşına yol açtı. Donald Trump yönetiminin geçen yıl başlattığı gümrük vergisi uygulamalarının ardından, ülkeler küresel ticaret sistemini koruma umuduyla yeni ilişkililer kurmaya yöneldi. Avrupa Birliği, yıllardır bekleyen Mercosur bloğu ile bir ticaret anlaşması imzalarken, Çin ve güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki ticaret anlaşmaları derinleşti.
Küresel ticaret mimarisinin yeniden inşası çabalarının muhtemelen sonuçsuz kalacağı düşünülüyor. Küresel ticaretin, Çin'in ihracat gücünü durdurma ve stratejik girdilerdeki (ilaç bileşenleri, kritik mineraller, ileri teknoloji çipler gibi) hakimiyetini sona erdirme zorunluluğu tarafından şekilleneceği öngörülüyor. ABD, Çin'in ana rakibi olmaya devam edecek. Ancak Avrupa ve diğer bölgelerdeki ülkeler de gümrük vergileri, iç sübvansiyonlar ve ihracat kontrolleri gibi çeşitli politika seçeneklerini değerlendiriyor.
Bu ticaret savaşının ekonomik refah üzerinde maliyetleri olacağı tahmin ediliyor. Çin'den yapılan ithalatın engellenmesiyle tüketici ürünlerinin fiyatları artacak. Üreticiler daha pahalı Çin menşeli girdilerle başa çıkmak zorunda kalacak. Çinli ihracatçıların ürünlerini pazarlamada zorlanması bekleniyor. ABD ve diğer ülkelerdeki ihracatçıların ise Çin pazarına erişimi kısıtlanabilir.
Bu durumun en büyük risklerinden biri, Çin'in daha önce de yaptığı gibi, kritik emtia ve ürünlerdeki hakimiyetini kullanarak, kendi ürünlerini engelleyen veya hakimiyetini sarsmaya çalışan ülkelere karşı tedarik kesintisiyle misilleme yapmasıdır. Trump yönetiminin rastgele korumacılığı ve stratejiden yoksun gümrük vergisi artışları, Amerikan ticaret politikasının bir süre daha karmaşık bir durumda kalacağına işaret ediyor. Umut, bir sonraki yönetimin bu mücadeleye stratejik bir bakış açısı getirmesidir.
Çin'in küresel imalat üretimindeki payı 1995'teki yaklaşık %5'ten günümüzde yaklaşık üçte birine ulaştı. Küresel imalat ihracatındaki payı ise aynı dönemde %3'ten %20'ye yükseldi. Yüzlerce imalat ürününün küresel ihracatının %50'sinden fazlası Çin tarafından gerçekleştiriliyor. Çin'in cari işlemler fazlası, bazı analistlere göre GSYİH'nın %5'ine ulaşarak küresel bir tehdit oluşturuyor.
Ekonomistler, bu durumdan barışçıl bir çıkış yolu olduğunu belirtiyor. Eski ABD Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanı Jason Furman, Çin'in yaklaşımının kendi vatandaşlarının refahını artırma açısından bir hata olabileceğini savunuyor. Çinlileri daha az tasarruf edip daha çok tüketmeye teşvik etmek, hem kendi refahlarını artıracak hem de Çin ekonomisini canlandıracak, aynı zamanda dünya geneline ürün sevkiyatını azaltacaktır. Ancak Furman, Pekin'in asıl amacının ekonomik refahtan ziyade jeopolitik hakimiyeti maksimize etmek olabileceğini de ekliyor.
Washington dışındaki birçok hükümet de bu görüşü paylaşıyor. Çin'in sadece büyümeyi desteklemek için ihracatını artırmadığı, aynı zamanda bir ticaret savaşı için hazırlık yaptığı düşünülüyor. Pekin bu korkuları gidermeye yönelik bir adım atmıyor. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2020'de yaptığı bir konuşmada, "uluslararası üretim zincirlerinin Çin'e bağımlılığını sıkılaştırmalı, yabancıların yapay olarak tedarik kesintisi yapmasına karşı güçlü bir karşı önlem ve caydırıcılık yeteneği oluşturmalıyız" demişti.
Çin, 2010 yılında Japonya'nın tartışmalı adalar yakınlarında bir Çin balıkçı teknesinin kaptanını yakalaması üzerine Japonya'ya nadir toprak elementleri ihracatını keserek ilk yetenek gösterisini yapmıştı. Bu yılın başlarında ise Tayvan hakkındaki açıklamalara misilleme olarak Tokyo'ya mıknatıs ve mineral tedarikini kısıtladı.
Geçen yıl Pekin, Hollanda merkezli çip üreticisi Nexperia'nın Dongguan'daki fabrikasından çip ihracatını engelleyerek Hollanda hükümetini şirketin devralınmasını geri adım atmaya zorladı. Ayrıca, savaş uçakları, denizaltılar, cep telefonları ve elektrikli araçlarda kritik bileşenler olan nadir toprak elementleri ve mıknatısların ihracatına yönelik kısıtlamaları sıkılaştırarak Trump yönetimini ticaret savaşını geri çekmeye zorladı.
Çin, son 50 yıldaki küreselleşmeden büyük ölçüde faydalandı. Ancak Pekin'in ekonomik entegrasyonun karşılıklı bağımlılık ve ortak refah inşa etme argümanına inanmadığı anlaşılıyor. Ticaret ekonomisti Chad Bown'a göre, "Onlar karşılıklı bağımlılık istemiyorlar, herkesin kendilerine bağımlı olmasını istiyorlar."